Medyada Dini Kimlikler ve Etik

Medyada Dini Kimlikler ve Etik

Medyada Dini Kimlikler ve Etik, Haber toplamak ve haber paylaşmak insanoğlunun ilk çağlardan beri zorunlu olarak yaptığı bir eylem, buna müteakip tutkusu haline gelmiş bir faaliyettir.

 Tarih boyunca bilgilenmeye, bilgilendirmeye daima önem verilmiştir. İlk etapta basit haberleşmeler olarak tanımlayabileceğimiz eylem, medya olarak ifade edilebilecek şeklin ise -bugünkü bilgilerimize dayanarak söylemek gerekir- tarihte ilk olarak Antik Mısır’da ve bu kültürden büyük oranda etkilenmiş Antik Yunan geleneğinin torunları olan Antik Roma’da görülmüştür.

Bizzat Roma Senatosu’nun İsa’dan Önce 59 yılında çıkarttığı Acta Diurna ile başlayan medya eylemleri, günümüz toplumlarına kadar ulaşmıştır.

Yaklaşık iki bin yıllık serüven şekil değiştirerek devam ederken, medya, yine insanlık tarihi boyunca ehemmiyetini kaybetmemiş, metafiziğin biçimlendirdiği, din ve ahlak olgularıyla da etkileşim içinde olmuştur.

Maddi dünyada en büyük güçlerden birisi olan medya ve manevi dünyada çoğunluğun hayatını düzenleyen din ile etik kavramları çerçevesinde, günümüzde içinde yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti’nde medyanın dini kimlikler çerçevesinde haber paylaşma biçimlerini etik ve batı Avrupa’nın demokrasi anlayışı yönünden çeşitli örneklerle incelenecektir

Bu yazıda, güncellik ve medyanın toplum üzerine yakın zamanlı etkisi göz önünde bulundurularak ağırlıklı bir biçimde kitle iletişim teknolojisi üzerinden örnekler ele alınacaktır.

Birlikte yaşayan insanlar, temel fiziki ihtiyaçlarını karşılamak adına, haberleşme ihtiyacı duymuşlardır. Haberleşme ihtiyacının temelinde, hayatta kalma içgüdüsü bulunmaktadır.

Öte yandan aynı insanlar, en güncel örneği olarak Göbeklitepe’de de gördüğümüz gibi, yerleşik bir hayata başlamadan bile, tapınma ihtiyacı hissetmişlerdir.

Bu durum dinlerin iç kaynaklarına göre fıtrat denilen, yaratılışa uygun hareket etme yönüyle arayış, bilimsel açıdan psikolojik ve sosyolojik çerçevede tespitlerde bulunulduğunda, doğal bir süreçtir.

Etik davranış konusunda ise, dinlerden de bağımsız olarak, birtakım filozofların ve ezoterik kadim öğretilerin ortaya çıktığını görmekteyiz. Bu konuda Antik Mısır,Tibet ve Inca medeniyetlerinin mistik toplulukları önemli bir rol almaktadır. Devamında Antik Yunan’da gelişen bu ahlak üzerine düşünme pratikleri, insanlık tarihi açısından önemlidir. Din,ahlak ve haberleşme (devamında örgütlü çalışma haliyle medya adını alacak) üçgeni zaman içinde gelişimini ve değişimini sürdürmüştür. Kullanılan araçlar hariç, bu konulara teorik ve pratik bakımından, ilgi yönünden zaman aşımından da söz etmek mümkün değildir.

 “Din sokaktaki insanlar tarafından doğru, filozoflar tarafından yanlış ve siyasetçiler tarafından da gerekli olarak görülür.” – Lucius Annaeus Seneca (M.Ö ? – M.S 12)

“Üç gazete beni, yüz sancaktan daha çok korkutur.”   Napolyon Bonapart (M.S 1769-1821)

Bu çalışmada, öncelikle antik zamanlardaki dini inançlara coğrafi açıdan bir bakış aktarılması, ardından dinlerin yayılma alanı olarak Anadolu’nun rolü, takiben Anadolu’da dini akidenin değişim süreci, yine tarihsel bağlamda ahlaka bakış açıları, öte yandan medyanın dünyada gelişim süreci ve Türkiye Cumhuriyeti’nde son dönem medya yayınlarından muhtelif emsaller verilerek okuyucu zihninde hem bilginin oluşması, hem de bu bilginin eleştirel bir şekilde değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.

DİNLERİN YAYILMA ALANI OLARAK ANADOLU VE ANADOLU’NUN DİNİ AKİDE BAKIMINDAN DEĞİŞİMİ

Medyada Dini Kimlikler ve Etik

İnsanlık tarihi boyunca, ilk medeniyetlerden günümüze, din olgusunun öneminin epey olduğunu bilmek gerekir. İndus Vadisi medeniyetleri, Inka-Aztek medeniyetleri, Antik Mısır ve Mezopotamya’nın önemli bir bölümü başta olmak üzere, antik dünyanın diğer bölgelerinde çok tanrılı dinlerin toplum hayatına hakim olduğunu biliyoruz.

Yaygın bir görüşe göre “tek tanrılı dini inanca evrimselleşen” toplumlar, semavi dinler olarak adlandırdığımız Musevilik, Hristiyanlık , İslamiyet gibi dinlerin dünyaya Ortadoğu üzerinden yayıldığını bilmekteyiz. Semavi dinlerin kendi öğretilerine göre ise, bu dinler ilk insan Adem’den beri zaten mevcuttur. Antik Mısır ve Mezopotamya’dan yayılan semavi akidenin dünyada farklı coğrafyalara nüfuz edişinde Anadolu bir köprü görevi görmüştür.

Anadolu bölgesinin kendisinde yaşayan halklar da zamanla çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere doğru bir tercih yapmışlardır. Museviliğin Anadolu’da pek yayılmama sebebi ise bu dinin Yahudi milletine has olarak kabul edilmesidir. Zira o dönemde İsrail’in toprakları Anadolu’ya ulaşmamakta, bölgeden de Anadolu’ya yönelik ciddi bir göç yaşanmamaktaydı.

Anadolu’ya zaman içinde Hristiyanlığın yayılması ise İsa’dan bir asır sonra, Tarsuslu Pavlus olarak bilinen bir misyonerin, çabalarıyla gerçekleşmiştir.

İşin bir başka boyutu gerçek adı Saul olan bu şahıs, Roma vatandaşı bir Ferisi Yahudisidir. Roma’nın vergilerinden muaf olan, Kilikya doğumlu Pavlus’un özellikle Luka İncili’nin yazılmasında da büyük bir pay sahibi olduğu söylenir. Soylu bir aileden gelen Pavlus, ilk etapta konuşmalarından ötürü hapise atılmak istendi. Fakat vatandaşlık mahkemesinde kendisini savunma hakkına sahip olması, kendisi için büyük bir şanstı. Ayrıca bir tüccar olan Pavlus,gençlik yıllarında ilk dönem Hristiyanlarına karşı oldukça sert tepki göstermiş ve adeta onlara zulmedilmesinde öncü rol oynamıştır.

Hakkında bol miktarda, komplo teorisi bulunan Saul, dönemini oldukça etkilemiştir kuşkusuz. Anadolu’da İslamiyet’in gelişi ise, İsa’dan dokuz asır sonra, Abbasiler Dönemi’nde, müslüman Türklerin bölgeye yönelik akınları ve devamında yerleşmeleri ile olmuştur.

Bizans’a yönelik yapılan seferler, Amasya,Sivas,Niksar,Konya,Kayseri,Ereğli,Yalvaç Eskişehir, Ankara gibi bölgelere yoğunlaşmıştır. Buralarda yapılan dönemin gerilla tipi vur-kaç saldırılarının ardından, tam anlamıyla İslamlaşma Büyük Selçuklu Dönemi ile başlar. Özellikle Horasan ve Irak’ın bu devletin eline geçmesiyle beraber, kalabalık Türkmen oymaklarının yoğun göçüyle birlikte, Anadolu yolu açıldı

Sultan Alparslan’ın 1071 yılında Bizans’a karşı Malazgirt Savaşı’nda galip gelişi, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması konusunda önemli bir dönüm noktası olmuştur. Burada kısa bir süre sonra kurulan Anadolu Selçuklu Devleti’yle beraber, Türklerin bölgede kalıcı olacağı anlaşılıyordu.

Türkmenlerle beraber gelen mutasavvıfların da Anadolu’da İslam’ın yayılmasında paylarının olduğunu söylemek mümkündür. Bilhassa Hacı Bektaşi Veli bu konuda oldukça çaba harcamıştır. Öte yandan Arapların Anadolu’nun fethedilen bölgelerine, İslam’ın yayılması için Arap ailelerini iskan ettirmeleri de bu durumda bir pay sahibidir. Zaman içinde müslümanlaşan Anadolu’da dini kimlikleri ağır basan, beylikler ve devletler de kurulmuştur.

Sivas,Tokat ve Malatya çevresinde hüküm süren Danişmentliler, Erzurum bölgesinde hakimiyet alanına sahip Saltuklular, Erzincan ve Divriği beldelerinde Mengücekler, Diyarbakır, Mardin ve Batman çevresinde Artuklular, İzmir’e kadar yayılmış bir Çaka Devleti, keza Bitlis ve Van mezralarında Dilmaçoğulları varlık göstermiştir. İlerleyen yıllarda Moğol istilasının yıkıcı gücüne rağmen, İslam inancının müntesipleri sayısında önemli bir miktarda eksilme olmamış, zira Moğollar bölgede hızlıca aldıkları galibiyetlere rağmen, sosyolojik bağlamda bir temel oturtamadıklarından ve çeşitli başka sebeplerden ötürü pek tutunamamış ve kısa bir süre sonra bölgeden çekilmişlerdir.

İlhanlıların bölgedeki etkisinin azalmasının ardından, Anadolu’da Osmanoğulları, Karamanoğulları, Germiyanoğulları, Karesioğulları, Hamitoğulları, Eşrefoğulları, Alaiye Beyleri, Menteşoğulları, Sahib Ataoğulları, Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Canik Beylikleri, Taceddinoğulları ve Candaroğulları gibi beylikler kurulmuştur. Zamanla Osmanoğulları hem Bizans’a hem de diğer beyliklere karşı galip gelerek, 624 yıl sürecek Osmanlı Devleti’ni kurdu. Osmanlı Devleti’nin yüzyıllar süren hakimiyetinin ardından, I.Dünya Savaşı trajedisi yaşandı ve küllerinden bir Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi. Bu sırada yönetim olarak şeri yönetimden laik yönetimi yaşayan halk, ilk etapta bazı noktalarda uyuşmazlıklar hissetse de,çok kısa bir süre içinde yeni sisteme adapte oldu ve zaten kendisi de bir mücadeleden doğan devlete sahip çıktı.

Burada dikkate değer bir başka nokta, kuruluşundan bu yana 96 yıl geçen Türkiye’nin halkın dini inançlara bakış açısıdır ve kendisini nispet ettiği inanç oranında bir değişim yaşanmamasıdır.

Sünni İslam ve Alevilik mezhepleri, yeni sisteme uyum sağlamıştır. Cumhuriyet tarihinde, din adına gerçekleştirilen bazı şiddet eylemleri, Osmanlı Devleti’nde ve öncesinde de gerçekleştirilmiş olmakla beraber, halkların beraber yaşama isteğini azaltmamış, dişe dokunur bir biçimde etkilememiştir.

Bugün itibariyle, World Atlas’ın yaptığı araştırmaya göre, Türkiye nüfusunun %65’i Sünni İslam inancına mensuptur. Bu inanca, ağırlıklı olarak Hanefilik, Şafiilik temel oluşturur. Hanbelilik ve Malikilik hak mezhep olarak kabul edilse de, bu inanca sahip olan birey sayısı azdır. %17’lik bir nüfus ise Alevilik,Selefilik gibi farklı mezheplerin takipçileridir. Son yıllarda Türkiye içinde, ciddi bir selefi hareket olduğunu da atlamamak gerekir. Nüfusun %7’lik bir kesiminin ateist olduğu tespit edilmiş. Yine, Anadolu’da bulunduğu için ilginç olmayan, pek de azımsanmayacak %6’lık bir spiritüel nüfustan bahsetmek mümkün.
Bu inanca sahip kişiler, çeşitli enerjilerin ve ruhların varlığına inansa da, belirli dinlerin ritüellerini gerçekleştirmemektedirler. %’2’lik bir nüfus ise, Musevilik, Tengricilik, Ezidilik gibi dinlere inanan kişileri kapsamaktadır.En ilginç boyut ise, bir dönem Hristiyanlığın dünyaya yayıldığı Anadolu’da Hristiyan nüfus oranının %1 olmasıdır.

ETİK ÇALIŞMALARI

Medyada Dini Kimlikler ve Etik

İnsanlık tarihi boyunca din ile beraber, manevi alemde ve meta dünyasında önemli bir yeri olan ahlaka, felsefe açısından bakmak gerekir. Çünkü düşüncenin olmadığı yerde, ahlaktan bahsedilemez. Doğanın bir ahlakı olup olmadığını dahil, kendi manevi dünyamızdan ürettiğimiz bilgileri yeniden üreterek destekler veya desteklemeyiz.

Etik ya da ahlak felsefesi, Yunanca ethike kelimesinden türemiştir. Etimolojik bağlamda, töre anlamına da gelen bu sözün ihtiva ettiği içerik,insanın kişisel ya da toplumsal yaşamda var olan eylemleri ile ilgili eylemlerin dayanağı olan ilkelerdir. Etik “uygun” davranışları inceler, değerlendirmeler yapar.

Sistemli bir şekilde çalışmasını sürdüren etik, hür ve bilinçli olan davranışları ve bu davranışların temelindeki ilkeleri inceler. Hür olmayan ve bilinçsiz olarak gerçekleştirilen davranışlarla ilgilenmez. Bir ahlak tanımı yapacak olursak, toplum içinde yaşayan kişilerin, uyumlu bir şekilde yaşamını sürdürebilmek6 adına, zaman içinde kendiliğinden oluşmuş veya birtakım iktidarlar tarafından hızlı bir şekilde belirlenmiş, ortak iyinin korunması gayesini güden ilkelerin tamamıdır.

Ahlak ile etiğin farkı ise, etiğin bir yöntem oluşudur. Etiğin temel soruları, insanın ahlaki eylemde bulunurken özgür olup olmadığı, toplumca belirlenen ortak iyinin iyi olup olmadığı,fiilerin ve faillerin bir amacının olup olmadığı, iyi,kötü,erdem gibi kavramların kaynağı gibi sorulardır.

Epiküros’a göre ahlaki davranışların gayesi,mutluluğa ulaşmaktır. O’nun için önemli olan hazdır.
İnsanlar da bu şekilde hareket ettikleri için ahlak kuralları koyarlar. Sokrates’e göre ise, bilgi, ahlaki davranışların kaynağıdır ve ancak cahil olanlar kötülük yapabilir. William James ve John Dewey’e göre, faydalı olan ahlakidir.

Egoist ahlak felsefesinin temsilcisi Thomas Hobbes, farklı bir görüşle bu konuyu sorgular.

Anarşist ahlak felsefesine göre, mutluluk her türlü baskının yok oluşuyla ortaya çıkar, dolayısıyla baskı içeren her sistemi reddetmek ahlaki, ona tabii olmak ahlaksızlıktır.

Max Stirner bu görüşün önemli temsilcilerindendir. Kant’a döndüğümüz zaman, ahlakın bir bilim olduğu görüşü karşımıza çıkmaktadır. Çünkü Kant, ahlakın pratik aklın kanunları tarafından belirlendiğini düşünür. Farabi’de ise, İslami felsefenin de etkisiyle, fıtrat ahlakı vardır. Farabi’ye göre insanlar iyiye ve kötüye meyilli olarak doğar, ıslah yoluyla iyi olabilirler. Spinoza’nın panteistik ahlak anlayışına göre, özgürlükle zorunluluk aynı şeydir. Bu sebepten kendimizi serbest bırakmamız gerekir. İbn-i Sina, ahlakın bilimsel bir yaklaşımın benimsenerek artacağını iletirken, Mevlana bunu daha metafiziksel bir bağlamda iletmiştir.

Egzistansiyalist yaklaşımda ise, A.Camus ve P.Sartre başrollerdedir. Mutluluk, hür eylemlerle, özünü ortaya koymaktadır. Kadercilik ve kurallara bağlılık reddedilir. Görüldüğü üzere, etik, ahlak üzerinde çok çeşitli düşünceler geliştiren filozofların beslendiği bir kaynaktır. İleride yine etik hususunda, farklı muhayyilelerden kaynaklı olarak, gayet sistemli çalışmaların olacağından şüphe yoktur.

MEDYANIN TARİHSEL GELİŞİMİ

Medyada Dini Kimlikler ve Etik,

Roma İmparatoru Julius Cesar’ın, halkına olanları aktarmak (propaganda olarak da yorumlanabilir) için, emriyle dağıtılan Acti Diurna’lar, Roma İmparatorluğu’nun başkentinin Konstantinopolis (İstanbul)’e taşınmasıyla sona ermiştir. Batıda bu gelişme yaşanırken doğuda ise, Kaiuyan Za Bao isimli gazete, bilinen ilk resmi gazete olarak Çin’de karşımıza çıkmaktadır. 8.yy’da basılan gazete, doğuda medya hareketleri açısından oldukça önemlidir. Haberler, ipek üzerine yazılır, editörler tarafından düzenlenirdi. Yazıların içeriğini mahkeme sonuçları, yeni çıkarılan yasalar, devlet tarafından alınan kararlar oluştururdu.

Bu dönemlerden sonra, elbette insanlar arasındaki haberleşme ve devletlerin halklarına yönelik haber aktarma çalışmaları devam etse de, esaslı sıçrayış 15.yy’a kadar olmuş sayılmaz. 1448 yılında Johannes Gutenberg’in geliştirdiği el ile dizilebilmiş harflerle basım yöntemi, medya açısından bir milat olmuştur.

Evvela tahta harflerle veyahut el yazmaları ile sınırlı bir şekilde çoğaltma imkanı bulunan yazılı eserler, metal harflerle basım tekniğiyle çok sayıda basılmaya başladı, eserler, hızlı bir şekilde binlerce kez yeniden üretiliyor ve farklı yazım imkanları da doğuruyordu.

Yüzyılın sonunda, Avrupa bölgesinde yüzlerce yazı makinesi, matbaacılık açısından, dolayısıyla medya çerçevesinden, mühim bir aşamaydı. 1626 yılında Londra’da The Weekly News isimli, ilk İngiliz, haftalık gazetesi çıkmaya başlamıştır. 1631’de Fransa’da Gazette de France, 1704 yılında yine İngiltere’de, Daily Courant ve 1788’de The Times gazeteleri kurulmuştu.

Osmanlı Devleti’nin sonlarına doğru ise medya faaliyetleri şöyle gelişti : “…Osmanlı’da basın hayatı 1831 yılında çıkarılan Takvim-i Vekayi ile başlamıştır. Gazetecilik başlangıçta Sultan II. Mahmut döneminde başlayan, devleti yeniden yapılandırma çalışmalarının bir parçası olarak görülmüştür.

Savaş alanında yaşanan yenilgiler ve 1829 Edirne Antlaşmasından sonra yeniden yapılandırma amacıyla kurulan Islahat meclisinin bu konudaki önerisi II. Mahmut tarafından uygun bulunmuş ve ismini de kendisi koyarak ilk gazetenin çıkmasına vesile olmuştur.

Medyada Dini Kimlikler ve Etik,

Bilgi amaçlı olarak çıkarılmaya başlanan ilk gazete sonraki dönemlerde özel sermayenin devreye girmesiyle gelişmeye ve devlet tekelinden çıkmaya başlamıştır. William Churchill tarafından çıkarılan 1840 tarihli Ceride-i Havadis yarı resmi hüviyetiyle Osmanlı basın tarihi açısından önemli bir yere sahiptir.

1860 tarihi ise Osmanlı gazeteciliği için bir dönüm noktası olmuştur. Agâh Efendi tarafından çıkarılan Tercüman-ı Ahval ilk özel sermayeli gazetedir. Bu tarih itibari ile gazetecilik ve basın, devlet tekelinden çıkmış 1862’de Şinasi tarafından kurulan Tasvir-i Efkâr ile daha da güçlenmiştir. İlk özel sermayeli gazetelerin çıkma tarihi aynı zamanda devletin kendi eliyle çıkardığı gazeteler ve basın ile mücadele etme döneminin de başlangıcıdır…

Medya açısından bakıldığında, sıradaki büyük keşif, Guglielmo Marconi’nin 1898 yılında keşfettiği, radyodur. Tabi öncesinde 1865 yılında James Maxwell’in radyo dalgalarının yayılma teorisini keşfi, devamında Heinrich Hertz’in bu teoriyi pratiğe döküşü, radyonun icadı açısından önem arz etmektedir. Medyanın gelişimi yönünden bir başka milat, 1924 yılında John Logie Baird’in televizyonu icadıdır. Devamında ise Philo Taylor Farnsworth tarafından günümüz teknolojisine uyarlaması yapılmıştır.

Türkiye’de ise durum şöyledir: Türkiye‟de televizyona yönelik ilk ilgiler, dünyada televizyonun keşfi ve yayılmaya başlamasıyla paraleldir.

Yeni bir teknoloji olarak televizyonun keşfi ve gelişimi 1930‟lar boyunca Türkiye‟de de yakından takip edilmiş, 1940‟larda artarak süren bu ilgi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında yönelinen yeni politikalar çerçevesinde 1950‟lerde televizyon kurma isteği ve girişimlerine dönüşerek yoğunluk kazanmış ve 1960‟larda, özellikle Birinci ve İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planları çerçevesinde, siyasi gündemin önemli tartışmaları arasında yerini almıştır.

Bu uzun tartışma sürecine ve girişimlere rağmen, ilk televizyon yayınları ancak 1968 yılında başlatılabilmiştir.

Medyada Dini Kimlikler ve Etik,

8 İnternetin keşfi ile birlikte, medya açısından da, sosyolojik ve psikolojik açıdan da farklı bir dünyaya adım atılmıştır: Dünyada Internet’in kısa tarihçesine bakılacak olursa, ilk çalışmaların (paket anahtarlamalı ağ) 1969 yılında ABD Savunma Bakanlığı’nda ARPANet’in kurulması ile başlamış olduğu görülür. Daha sonraki süreçte, aynı ağ üzerinde geliştirilen TCP/IP (Transmission Control Protocol/Internet Protocol) protokolü, 1983 yılından itibaren ARPANet üzerinde kullanılmaya başlanmıştır.

İlk Internet omurga ağının oluşturulması ise 1986 yılında NSFNet (National Science Foundation – Ulusal Bilim Vakfı) tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu süreci takiben, Internet’in halka açık hale gelmesi 1989 yılından sonra olmuş; 1990 Haziran’ında TCP/IP’nin ilk kullanıldığı ağ olan ARPANet’in kullanımdan kaldırılmasına rağmen bu ağın yerini ABD, Avrupa, Japonya ve Pasifik ülkelerinde ticari ve hükümet işletimindeki omurgalar (backbone) almış, TCP/IP protokolü ve Internet 90’lı yıllardan itibaren büyük bir ivme kazanmıştır. Internet’in ticari anlamdaki gelişimi ise 1991 yılından itibaren olmuştur. 9 Geniş bir bilgi ağı oluşturan internet, kısa süre içinde cep telefonlarımıza kadar girerek, bir yandan haber almayı kolaylaştırmış, öte yandan yerel haberci sayısını arttırmış ve tekelleşmiş kaynaklardan gelen haberlerin ciddi şekilde sorgulanmasına sebebiyet vermiştir. Bugün, sosyal medya haberciliğinin de varlığından bahsetmek mümkündür.

TÜRKİYE’DE KRONOLOJİK BAĞLAMDA, MADDESEL OLARAK BASIN TARİHİ

  1.  26 Mart 1923 – Ahmet Emin Yalman öncülüğünde Vatan Gazetesi kuruldu.

  2.  8 Mayıs 1924 – Yunus Nadi Cumhuriyet Gazetesi’nin ilk sayısını çıkardı.

  3.  3 Mart 1925 – Takrir-i Sükun Kanunu çıkartıldı.

  4.  15 Nisan 1925 – Tanin Gazetesi kapatıldı.

  5.  21 Mayıs 1925 – Yoldaş Gazetesi, komünizm propagandası sebep gösterilerek kapatıldı.

  6.  11 Şubat 1926 – Mahmut Yoldaş, Milliyet Gazetesi’ini çıkarmaya başladı.

  7.  1930 – Elektrikli radyo alıcıları kullanılmaya başlandı.

  8.  25 Temmuz 1931 Matbuat Kanunu kabul edildi. Böylece, yayın çıkartmak için ruhsat zorunluluğu kaldırıldı.

  9. 1 Aralık 1932 – Kadro Dergisi yayınlanmaya başladı.

  10.  1940’larda önemli gazeteler; Cumhuriyet, Yeni Sabah, Tasviri Efkar, Akşam, Vatan gibi gazetelerdir.

  11.  10 Temmuz 1952 – Türkiye Gazeteciler Sendikası kuruldu.

  12.  27 Nisan 1960 – Tahkikat Komisyonu ile birlikte, gazetelerin Meclis’teki görüşmeleri yazmaları yasaklandı.

  13.  24 Temmuz 1960 – Basın Ahlak Yasası çıkartıldı.

  14.  5 Mart 1962 – Tedbirler Kanunu ile darbe karşıtı yazılar yasaklandı.

  15.  1968 yılında TRT Ankara yayını başladı.

  16.  1 Mayıs 1969 – Hürriyet Gazetesi 1 milyon tirajla ülke rekorunu kırdı.

  17.   Yine 1969 yılında FM yayınları başladı.

  18.   1970’li yıllarda, fotoromanların satışında büyük bir artış, kura ve çekiliş, televizyongazete rekabeti, sermaye hareketlerinin çabaları ve asparagas haberciliğin doğuşuna şahitlik edilmekteydi. Yine de gazetelerin tirajı yaklaşık 3 milyona ulaşmıştı. Ülkede, gazete okumak oldukça popüler bir eylemdi.

  19.  1978 – Gırgır mizah dergisinin tirajı 500 bin’e ulaştı.

  20.  1980’lerde genel manada, basında bir tekelleşme hareketinin olduğunu, renkli televizyon yayının başladığını ve televizyon izleme imkanının arttığını, dünyada ise bilgisayara olan talebin artmaya başladığını görmekteyiz.

  21.   1990’larda TV tekeli kırıldı. Özel televizyon kanalları yayın hayatına başladı. Öte yandan Gazetecilere yönelik suikastler devam etmekteydi. Ermeni vatandaşların çıkarttığı Agos, Türk basını açısından önemli bir milattı. 1999 yılında CNN Türk yayın hayatına başladı, artık yabancı sermaye de Türk basınına dahil oluyordu.

  22.  1990’dan günümüze genel olarak bakıldığında, basın-yayın imkanlarının, internetle beraber ve gelişen teknolojiye paralel olarak hızlı bir biçimde arttığını görmekteyiz. Daha önce de bahsedildiği gibi, bu hem haber akışını hızlandırdı hem de güvensizliği de bir ölçüde arttırdı denilebilir. 

Türk-Basın Yayın Mevzuatı’nda Basın Etiği 

Medyada Dini Kimlikler ve Etik,

Türk-Basın Yayın Mevzuatı’nda basın etiği hususunda, kanunlar, yönetmelikler, uluslararası sözleşme ve belgeler ile özdenetim başlıkları altında genel bir kategorilendirme yapmak mümkündür. 11 Elbette ilk esası ise anayasa teşkil eder.

Anayasada basın etiğiyle bağlantılı maddelerin numaraları: 12,13,14,15,16,17,20,22,24,25,26,27,28,29,30,31,32,133’tür.

Basın etiğini ihtiva eden kanunlar ; 5187 Basın Kanunu, 5681 Matbaalar Kanunu, 2954 Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu, 6112 Radyo ve Televizyon Kuruluş ve Yayın Hİzmetleri Hakkında Kanun, 5224 Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılması ile Desteklenmesi Hakkında Kanun, 5651 İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun, 5953 Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanun, 805 İktisadi Müesseselerde Mecburi Türkçe Kullanılması Hakkında Kanun, 1117 Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu, 1353 Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun ve bunlara müteakip:

1632,2559,3201,5816,193,213,195,298,657,1136,1402,2238,2464,2911,2935,3628,3713,282 0,2813,2860,231,3065,6502,4122,4207,4454,4721,5237,5253,5271,5275,5326,5369,5520,56 84,5809,6098,6100,6102,6222,6279 numaralı kanunlardır

Basın-Yayın Mevzuatı kapsamındaki bazı önemli yönetmeliklerin isimleri ise şöyledir:

Basın İlan Kurumu Yönetmeliği, Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetelik, Akıllı İşaretler Uygulama Esas ve İlkeleri, Reklam Kurulu Yönetmeliği Bunlarla beraber yirmi dört yönetmelik daha, ilgili konudaki düzenlemeler ve uygulamalar hususunda yol gösterici olmayı amaçlamaktadır. 

Bu konuda Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu, uluslararası sözleşme ve belgeler ise şöyledir:

BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Konseyi Değiştirilmiş Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Konvansiyonu, BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı, Sanal Ortamda İşlenen Suçlar Sözleşmesi, Görsel-İşitsel Medya Hizmetleri Yönergesi Basında özdenetimin sağlanması konusundaki yerel çalışmalar ise şöyledir: 1988 Basın Konseyi Sözleşmesi, Basın Konseyi Basın Meslek İlkeleri, Basın Konseyi Çalışma Kuralları ve Başvuruları Değerlendirme Usulleri

Kaynakça

 


Çiftçi Ahmet, Kırgıl Sevinç (2015) İçtihatlı Türk Basın-Yayın Mevzuatı

Benek Kazım, Osmanlı’da Basının Doğuşu ve II. Meşrutiyet’e Kadarki Gelişimi

Hülür,Himmet – İktidar-Bilgi Sarmalı: Michael Foucault’da Disiplinsel Doğruluk ve Özne

Öztürk,Serdar – Türkiye’nin Düzenini İletişim Açısından Okumak

https://eksisozluk.com/turkiye-basin-tarihi–860312

Devran Yusuf, Seçkin Gülcan – Kamusal İnsan, Medya ve Siyaset

Avşar, Zakir – Medya Okuryazarlığı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*